OCAK-HAZİRAN 2017




Current Issue
Archives
Contact us: dergi@milelvenihal.org

İslamofobi

Prof. Dr. Şinasi Gündüz

Danimarka başbakanı, ülkesinde yapılan son saldırılar vesilesiyle basına yaptığı konuşmada, “Batı ile İslam arasında bir savaşta değiliz; bu, Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arası bir savaş da değil” açıklaması yaptı. Batı dünyasında son zamanlarda gittikçe ivme kazanan İslam ve Müslümanlar üzerine tartışmaların genelde bazı Müslüman kişi ya da gruplarca gerçekleştirilen şiddet olayları ekseninde yürütüldüğü dikkati çekiyor. Bu olaylar vesilesiyle Batılı liderlerin İslama ve Müslümanlara bakışına yönelik zaman zaman yukarıdaki gibi sağduyulu açıklamalar medyaya yansıyor. Danimarka başbakanının yukarıdaki demecine ilaveten, Fransa cumhurbaşkanı Hollande’ın ülkesinde gerçekleşen saldırıların İslam diniyle bir ilgisinin olmadığını, aşırıcılığın ve hoşgörüsüzlüğün en büyük mağdurunun Müslümanlar olduğunu belirtmesi ve yine Almanya şansölyesinin İslamın Almanya’nın bir parçası olduğunu vurgulaması gibi...  

Bununla birlikte Batı ülkelerinde İslam ve Müslümanlar aleyhine gittikçe güçlenen bir antipatinin, nefret söyleminin ve ötekileştirmenin yaygınlaştığı da bir gerçek. İnançlarından, düşüncelerinden, görünüş ve giyim kuşamlarıyla ırk ve etnik kimlerinden dolayı Müslümanlara karşı ayrımcılık, önyargılar, nefret suçu ve dahası Müslüman bireylere, mabetlere ve kuruluşlara yöneltilen şiddet her geçen gün artmakta. Nitekim henüz birkaç yıl önce Uluslararası Af Örgütü tarafından Avrupa’da beş ülkede yapılan ve “Tercih ve önyargı: Avrupa’da Müslümanlara karşı ayrımcılık” başlığıyla yayımlanan bir araştırmada, özellikle eğitim ve istihdamda Müslümanlara yönelik yoğun bir ayrımcılık olduğu, Müslümanların başörtüsü ve sakal gibi dini semboller nedeniyle temel haklarından mahrum bırakıldıkları ve İslam mabetlerine karşı yaygın bir direniş bulunduğu rapor edilmişti. 2012’deki bu durum, geçen birkaç yıl zarfında katlanarak artmış ve bugün Fransa, Almanya, İngiltere, Norveç, İsveç ve Danimarka’da İslam mabetlerine, kültür mekezlerine ve Müslümanlarca işletilen işyerlerine yapılan fiili saldırılar sıradan günlük birer haber haline gelmiştir. Kuşkusuz buna, ABD Chapel Hill’de meydana gelen cinayet örneğinde olduğu gibi Müslümanların yaşamına kasteden saldırıları da eklemek gerekir.

Bütün bunlar, her ne kadar bazı Batılı liderler Batı ülkelerinin İslam’la bir savaşı söz konusu değildir deseler de gittikçe artan bir İslam karşıtlığının Batı’da etkili olduğunu, Müslümanların ve İslamla ilişkili mekanların ve kuruluşların Batı dünyasındaki aşırı milliyetçi, yabancı düşmanı, İslam karşıtı ve ırkçı oluşumların öncelikli hedefi haline geldiğini göstermektedir. 

Kuşkusuz Batı’daki İslam karşıtlığı ve İslami değerlere yönelik saldırılar, yalnızca yabancı düşmanı, ırkçı kişi ve gruplardan kaynaklanan münferit hadiseler olarak değerlendirilemez. Zira Müslümanlara karşı kamuoyundaki yaygın önyargısal dışlamacı ve ayrımcı tutum ve tavırlar yanında Avusturya’da, İngiltere’de ve diğer çeşitli ülkelerde örneğine rastlanıldığı gibi, Müslümanlara ve İslami kuruluşlara yönelik yasal düzenlemeler Müslümanlara karşı ayrımcılığın yaygın bir politika olarak yürütüldüğünü göstermektedir. Bu yasal düzenlemeler çerçevesinde her Müslüman ve Müslümanlara ait olan her kuruluş adeta potansiyel bir suçlu gibi görülerek, takibat altına alınmakta; hukuk önünde eşitlik ilkesi Müslümanlar aleyhine bozulmaktadır. 

Batıda İslam ve Müslüman karşıtlığının gittikçe yaygınlaşmasında kuşkusuz en büyük sorumluluk medyadadır. Batı medya çevrelerinin İslam ve Müslümanlar aleyhine kamuoyu oluşturmak yönünde her fırsatı kullandığı, Müslümanların dahil olduğu her olayda hiç çekinmeden İslam ve terör, cihad ve terör kavramlarını yan yana getirdiği, “İslami terör”, “İslamcı terörist” ya da “cihadcı terörist” gibi kavramlar ürettiği ve böylelikle insanların bilinç altında İslam, Müslüman ve cihad gibi terimlerin şiddeti ve terörü çağrıştırmasını sağladığı dikkati çekmektedir. Aynı medya çevrelerinin, diğer taraftan Müslümanların mağdur oldukları şiddet olaylarına ise genelde kayıtsız kaldıkları ve örneğin Yahudilerden, Hıristiyanlardan ya da ateistlerden kaynaklı şiddet olaylarında bu geleneklerle terör ve şiddet terimlerini yanyana getirmemeye özen gösterdiği, örneğin “Hıristiyan terör”, “Yahudi terör” gibi kavramsallaştırmalar yapmadığı görülmektedir. Bu nedenle olsa gerek ABD Chapel Hill’de kendisini ateist ve anti-teist olarak tanımlayan bir kişi tarafından hunharca katledilen üç Müslüman genç önde gelen medya kuruluşları tarafından görmezden gelinmiş, bunun Müslümanlara yönelik bir nefret suçu olduğu kabul edilmek istenmemiştir. Batılı medya, Batıda kendi kimlikleriyle yaşamlarını sürdürmek isteyen ve sosyal, siyasal ve kültürel alanda varlık mücadelesi veren Müslümanlara yönelik nefret söyleminin ana tetikçisi rolünü ısrarla sürdürmektedir.  

Medya ve kimi politik çevrelerce yürütülen İslamofobik algı operasyonları Batı’da çoğunluğu oluşturan gayrimüslim halklarla Müslümanlar arasındaki karşılıklı anlayış ve saygı temelli bir ilişkiyi kesmeye yöneliktir. Uzun yıllardır Batı ülkelerinde yaşayan ve birçokları zamanında işçi statüsünde göçmen olarak gelmiş olan Müslümanların sosyal hayatta daha görünür hale gelmeleri, kendi inanç ve değerlerinden, kimliklerinden ödün vermemeleri, asimilasyon politikalarına karşı direnmeleri ve toplumda yaşayan eşit bireyler olarak hak talebinde bulunmaları birçok kesimi rahatsız etmektedir. Yüzyıllardır tektipçi bir toplum mantığıyla yaşayanlar, toplumda kendilerinden farklı yapılarıyla ayrılan bu insanları hazmedememekte ve hemen her fırsatı toplumda Müslümanlara ve İslami değerlere karşı bir kampanya için kullanmaktadırlar. 

Aslında bu yeni bir durum değildir. Zira Batı tarihine bakıldığında oldukça erken dönemlerden itibaren Batı dünyasının, kendi tektipçi, monopolist yapısına tehdit olarak değerlendirdiği her akımı yok etmek için seferber olduğu; Haçlı Seferleri gibi topyekun seferberlik hareketleriyle heretik ve sapkın addedilen kişi, grup ve akımlara savaş açtığı görülür.

Bu açıdan bakıldığında İslam korkusu, kaygısı ve karşıtlığını ifade eden İslamofobinin yeni bir durum olduğu söylenemez. İslamofobinin temelleri İslam inancı ve medeniyetinin Hıristiyan-Yahudi temelli hegemonyal yapıya meydan okuyarak insanları akın akın kendi bünyesine çekmeye başladığı dönemlere kadar uzanır. İslamın başta Filistin, Suriye, Anadolu ve Kuzey Afrika olmak üzere genelde Hıristiyanlığın etkisinde olan bu bölgeleri hızla etkisi altına alması ve insanların İslam’la tanışması, başta Roma olmak üzere Hıristiyan hegemonyal güçleri rahatsız etmiş ve tarih boyu, sahip olduğu tevhid inancı, insan ve evren tasavvuru, ahlak öğretileri ve medeniyet anlayışıyla kendilerine meydan okuyan bu gücü nasıl durdurabileceklerinin ve kendi tektipçiliklerine ve tekelciliklerine yönelik bir tehdit unsuru olmasını nasıl önleyeceklerinin hesabını yapmışlardır. Bu nedenle tarihte yüzlerce yıl süren Haçlı Seferleri düzenlemişler, yine bu nedenle yakın tarihte Müslümanların yoğun yaşadıkları Ortadoğu bölgesini kendi çıkar ve menfaatleri doğrultusunda siyasal, askeri ve ekonomik tasarrut altında tutacak düzenlemeler yapmışlardır. Bugün Batı dünyasında etkisini gün geçtikçe hissettiren İslam ve Müslümanlar karşıtı algı operasyonlarını da bu bağlamda düşünmek gerekir.