TEMMUZ-ARALIK 2016




Current Issue
Archives
Contact us: dergi@milelvenihal.org

İslamı Yeniden Düşünmek, Jytte Klaussen, Liberte Yay.

Hakan Olgun

Jytte Klaussen, İslam’ı Yeniden Düşünmek: Batı Avrupa’da Siyaset ve Din, çev. Mahmut Aydın, Liberte, Ankara, 2005, 340 s.


Avrupa’daki yoğun Müslüman göçmen nüfusu ‚geçici-misafir işçi‛ statüsünü çoktan aşarak neredeyse bütün Avrupa devletlerini yeni politikalar üretmeye zorlamaktadır. Ancak bu yeni politika arayışları, bir süredir medeniyetler çatışması tezi ve İslamofobik eğilimlerle kuşatılmış durumdadır. Avrupa hükümetleri kültürel çoğulculuk geleneğinden yoksun olmanın zafiyetini sergilerken Müslüman azınlıklar korku ve önyargıları aşıp kendilerini doğru anlatamama handikapı içindedirler.

Müslümanların muhatap olduğu İslamofobik eğilimler ile Avrupa hükümetlerinin kültürel çoğulculuk konusundaki endişeleri, Jytte Klaussen’in ele aldığımız kitabının temel tartışma noktasını ifade etmektedir. Esasen yazarın tartışmaya açtığı ilk husus, sözü edilen İslamofobik eğilimleri yansıtır bir içerikle İslam’ın Batı’nın ‚evrensel‛ değerleriyle uyuşma sorunudur. İslam ve demokrasi, İslam ve insan hakları, sivil haklar ve açık toplum sorunlarına dair değerlendirmeleri, yazarın Batı kamuoyunda var olan genel İslam algılarını yansıtır niteliktedir. Klaussen, kitabı boyunca Avrupa’nın göçmen Müslümanları yanında bir tavır sergiler görünürken esasında yazarın Batı evrensel değerleriyle uzlaşmış bir Avrupalı İslam algısının peşinde olduğu fark edilmektedir. Nitekim

yazar Batı’da İslam’ın uyumu sürecinde yetkin gördüğü kişilerin profilini, din konusunda fazla bilgisi olmamakla birlikte dinsel fundamentalist olmayan, Kur’an’ı sadece literal boyutuyla görme-yen ve Avrupalı bir halifenin peşinde olmayan ‚yeni Müslüman elit‛ olarak çizmektedir. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yaşayan politikacıdan akademisyene ve işçiye kadar üç yüz Müslüman ile yapılan mülakatlara dayanan veriler ışığında yazar, bu kimseleri Avrupa’nın Müslüman aydınları ve yeni siyasi elitleri olarak tanımlamaktadır. Çünkü Avrupa’nın bu Müslüman siyasi liderleri, liberal demokrasiyi yıkmayı ve laik hukuku dinsel hukukla değiştirmeyi amaçlamamaktadır. Bunların çoğu Müslümanlara sosyal entegrasyon sorumluluğunu da gözeterek kişisel olarak dinlerinin gereklerini yerine getirebilecekleri kurumları tesis etmeye çalış-maktadır (s. 5). Yazara göre bu yeni Müslüman elitler, kültürel olarak İslami aidiyetlerini sürdürürken, siyasal bağlamda insan hakları, toplumsal saygı, tanıma ve eşitlik gibi Batı değerlerine ilişkin kavramları oldukça önemsemektedir (ss. 73-74). Tanımladığı bu yeni Avrupalı Müslüman lider modelinin liberal değerlere ne kadar bağlı olduğunu soran yazar, cevap olarak, pek çok Avrupalı sosyal bilimci ve politikacının şüphe ve endişe-sine rağmen, Avrupalı Müslümanların İslam dünyasındaki kurumsallaşmış doktrin ve ritüellerden bağımsız bir şekilde ‚saf iman‛ olarak İslam’ı geliştirme konusunda özgür olduğunu adeta müjdelemektedir. Bu süreçte, şeriatın anlamı ve uygulamasını aklı kullanarak yeniden yorumlama anlamındaki içtihadın, inançlarını entegre edilmiş yaşam tarzları içinde ifade etmek isteyen ılımlı ve ilerici Müslümanlar için can simidi olduğu düşünülmektedir (ss. 14-15).

Klaussen, Müslümanların din ve politika anlayışlarına dair Batı’ya has kategorik tanımlama geleneğini sürdürmekte ve İslam’ın entegrasyonuyla ilgili Müslümanları dört modelde ifade etmektedir. Bu kategori, İslam’ın Batılı değerlerle uyum ve bağdaşması gereği ile İslami dinsel kurumların kilise-devlet ilişkilerini düzenleyen mevcut yapıya entegre edilmesinin gereğine ilişkin sorulara verilen cevaplara dayanmaktadır: (i) Bu iki soruya olumlu cevap verenleri yazar seküler entegrasyoncu olarak tanımlamakta-dır; (ii) İslam’ın Batılı değerlerle bağdaştığı fikrine katılan fakat İslam’ın kurumsal olarak entegrasyonunu istemeyenler Avrupalı Müslümanlar olarak tanımlanmaktadır; (iii) Batılı normların İslami uygulamalarla uyuşmadığını düşünen ve İslami kurumların mevcut Avrupa yapılarıyla entegrasyonuna karşı çıkanlar ise Yeni Gelenekçiler olarak adlandırılmaktadır; (iv) İslam’ın Batılı değerlerle bağdaştığını düşünen ancak asimilasyondan yana tavır takınanlar da din adamı karşıtı olarak tanımlanmaktadır (s. 129). Buna göre ikinci kategoride yer alan Avrupalı yeni Müslüman liderler İslam’ın Batılı değerleriyle uyumlu olduğunu iddia etmekte, bunun-la birlikte kültürel kimliğin korunmasını savunmaktadır. Bu yeni tip liderler, demokrasinin kurumlarıyla meşgul olmak suretiyle liberalizmi kucaklayan, eşitlik talebi için insan haklarına müracaat eden, İslam ile Hıristiyanlığın eşit değerde olduğunu müdafaa etmek için hümanist üniversalizmin ilkelerine başvuran öncüler olarak tanımlanmaktadır (s. 303).

Batı’nın temel değerleriyle uzlaşmış bir İslam anlayışına sahip olan yeni Müslüman liderlerin bu tavırlarının, kitabın orijinal isminde de yer alan ‚İslam’ın meydan okuması‛ olarak görüldüğü anlaşılmaktadır. Ancak söz konusu Müslüman elitlerin yeni İslam tanımlarının önündeki yegane engel fundamentalist eğilimli diğer Müslüman yorumları değildir. Bu engele Avrupalı hükümetler de eklenmekte ve bu hükümetler en azından Batılı değerlerle uzlaşmış olan Müslümanlara karşı izlediği şüpheci politikalar nedeniyle yazar tarafından eleştirilmektedir. Klaussen’in kitabında bu husus, Avrupalı devlet idarecilerin öncelikle Müslümanları içerecek şekilde çok kültürlü toplumsal yaşamın önünü açıp entegrasyonu kolaylaştırmaya ilişkin politikalarındaki başarıları sorgulanmakta-dır. Avrupalı devletlerin, İslam’ı Batılı değerlerle uyum içinde olarak algılayan Müslüman kanaat önderlerinin liderliğindeki Müslüman toplumların entegrasyonuna çok kültürlülük temelinde ne kadar imkân tanıdıklarının cevabı aranmaktadır. Bu çerçevede Avrupa’da yaşayan Müslümanların kendi dini ve kültürel kimliklerini kaybetmeden Avrupa toplumlarına entegre olma isteklerine karşın Avrupa hükümetlerinin bu mesaja duyarsız kaldığına işaret edilmektedir. Nitekim Avrupa hükümetlerinin Müslüman azınlıkların bu istekleriyle birlikte Avrupa’ya entegre olmaları sürecinde yeterli ve doğru politika uygulayamamakla itham edilmektedir. Buna ek olarak, Avrupalı devletlerin kendi politik yapıları içinde dinsel ve kültürel çoğulculuk anlayışını geliştirme yönünde yeterince istekli olmadıklarına dair şüpheler de dile getirilmektedir (ss. 157-159). Zira yazar, Müslüman azınlıkların ana bünye Avrupa toplumlarına tek taraflı bir uyum ve eklemlenme çabasını ifade eden‚ kültür savaşı‛nı değil her iki tarafın bir biriyle etkileşim içinde olduğu doğru ‚entegrasyon‛ sürecini işaret etmektedir. Klaussen pek çok Avrupa ülkesinden değişik mesleklerdeki Müslüman bireylerle yaptığı görüşmelere dayalı olarak fundamentalist Müslümanlar ile kültürel çoğulculuk yönünde zafiyet gösteren Avrupa politikaları arasında ‚İslami meydan okuyucu‛ yeni bir Müslüman elit sınıfın geliştiğini müjdelemektedir. Bununla birlikte ‚kültür savaşını‛ kışkırtan pek çok Avrupalı’dan farklı olarak ve yine Avrupa’daki pek çok Müslüman entelektüelin görüşlerine uygun olarak yazar, Batılı değerlerle uyumunun yanında özgün bir Avrupa İslamı’nı savunmaktadır. Bu nedenle, Batı’daki temel dini-sosyal paradigmaları yakından takip eden bir akademisyen olan Mahmut Aydın tarafından Türkçe’ye kazandırılan Klaussen’in kitabı, çevirmeninin ifadesiyle ‚Avrupalı Müslümanların Avrupa’da ne tür sorunlarla karşı karşıya olduklarının; din, politika, kimlik, sosyal entegrasyon ve çok kültürlülük gibi konularda ne düşündüklerinin öğrenilmesinin yanı sıra Batılı zihnindeki‚ Avrupalı Müslüman‛ tanımının anlaşılması açısından da önem arz etmektedir.