TEMMUZ-ARALIK 2016




Current Issue
Archives
Contact us: dergi@milelvenihal.org

İslam İnanç Özgürlüğünün Garantisidir

Prof. Dr. Şinasi Gündüz

Din değiştirme ya da inanç seçimi bir insanın yaşamında verebileceği en önemli kararlar arasındadır. Bu önemli kararda insanın özgür iradesini kullanması ve verdiği kararın sorumluluğunu da üstlenmesi de bir o kadar önemlidir. İnsanları tevhid inancına ve bu inancın ifadesi olan Allah'ın dinine davet eden İslam, bu konuda karar veren insanın sonuçta kendisi adına ve kendisi lehine ya da aleyhine bir karar verdiğinin altını çizmektedir. Kur'an'da ifade edilen "dileyen inansın dileyen inkâr etsin" ya da "inanan kendisi için inanmış olur inkâr eden de yine kendisi için" tarzındaki vurguların temel amacı bu durumun belirtilmesidir.

İnanç seçiminin ve bir dine aidiyetin genelde kişinin doğup yetiştiği çevreyle yakından ilişkili olduğu bilinmektedir. Öyle ki insan kültürel bir aidiyet bağlamında yetiştiği ortamın geleneksel inancına bağlı olmaktadır genelde. Nitekim insanın fıtrat üzere doğduğunu vurgulayan Hz. Peygamber, bununla birlikte kişinin anne-babasının tâbi olduğu inanç doğrultusunda eğitilip yetiştirildiğine dikkat çekmektedir. Bununla birlikte İslam kişinin ancak akil baliğ olduktan sonra din ve inanç konusunda vereceği kararları dikkate almakta ve kişiyi bununla sorumla tutmaktadır. Bu nedenle geleneksel olarak kendisine verilen ya da öğretilenlerin basmakalıp bilgiler olarak kabullenilmesini değil, insanın ilahi vahiy doğrultusunda aklını kullanarak hak ve hakikati izlemesini öngörür. İnsana varlık amacını, çevresini ve kendisini düşünerek Allah'ın mutlak birlik ve üstünlüğünü idrak etmesini ona kulluğa yönelmesini hatırlatır. Rasulleri aracılığıyla insanlara ilettiği ilahi mesajda bu konuda bütün insanlara yönelik uyarılarda bulunur. Öyle ki "ey iman edenler Allah'a iman edin..." ayetinde geleneksel olarak İslam inancı ve kültürüne aidiyet taşıyan insanlar bile dinin özü olan Allah'a iman ya da Allah'a gereğince iman konusunda uyarılır.

Bütün bu konularda İslam insanın kendi özgür iradesini kullanmasını oldukça önemser. Öyle ki dine aidiyette ve ihtidada zorlama olamayacağını vurgular. Bu zorlamayı yalnızca kişi üzerine yapılabilecek sosyal baskı unsuru şeklinde anlamamak gerekir. Kuşkusuz inanç seçiminde sosyal baskıya dayalı bir zorlamayı İslam kesin şekilde yasaklamaktadır. "Dinde zorlama yoktur" ve "senin dinin sana benim dinim bana" şeklindeki ayetler bunu ifade etmektedir. Bununla birlikte İslam teolojik anlamda bir zorlamayı da kabul etmemektedir. Bir dine aidiyette ya da inanca bağlılık konusunda teolojik anlamda bir zorlama, alın yazısı şeklindeki bir kader ya da bir ön belirleme (predestination) ile yakından ilişkilidir. Bu bağlamda insanın özgür olup olmadığı hususunda dinsel gelenekler arasında farklılıkların olduğu ve dinlerin kader ya da alın yazısı konusunda kendi yapılarına göre yaklaşımlar sergiledikleri bilinmektedir. Din seçimi ya da ihtida insanın kendi özgür iradesinin mi yoksa bu konuda insanın iradesi dışında gerçekleşen ve insana yönelik olarak işleyen bir kaderin mi (predestination) etkili olduğu birçok inanç sistemi açısından önemli bir sorundur. Bu konuda örneğin cahiliye dönemi Arap toplumuna baktığımızda bu dönemde dine bağlılıkla kabileye ya da klana bağlılığın eş anlamlılığı gibi tasavvurla karşılaşırız. Öyle ki Mekkeliler için din ya da dine aidiyet atalarının ve babalarının dinsel geleneği ile aynı şeydir. Dolayısıyla din seçimi kişinin kendisinin karar verebileceği bir durum değildir. Ataların dinine bağlılık kabileye ya da klana bağlılık demektir. Bu nedenle cahiliye dönemi Arapları Hz. Peygambere ve onun tebliğ ettiği inanca iman etmiş olanları şiddetle eleştirmişlerdir. Yahudiliğe baktığımızda da buna benzer bir geleneğin mevcudiyetini görürüz. Her ne kadar günümüzde özelikle ABD'de yoğunlaşan reform Yahudiliği ve liberal Yahudilik gibi akımlar dini ve dine aidiyeti daha evrensel düzlemde düşünseler de Yahudilerin kahir eksenini oluşturan Ortodoks Yahudiliğinde dine aidiyet etnisite merkezlilik bağlamında düşünülür. Bir kişinin Yahudi olup olmaması ilahi bir kaderle ilişkilendirilir. Kişinin Yahudi olmasıyla İsrailoğulları klanına bağlı olması aynı şey olarak görülür. Bu klana bağlılık olmaksızın bir kişinin Yahudi olmasının mümkün olmadığı vurgulanır. Hıristiyan geleneğinde de dine bağlılık ve kurtuluş konusunda bir ön kaderi kabul eden anlayış yaygındır. Erken dönemlerden itibaren kurtuluş konusunda katı kaderci bir anlayışla birlikte kilise merkezlilik Hıristiyan teolojisini etkisi altına almıştır. Buna göre insanın dini tercihleri ve kurtuluş konusunda kendi iradesinin ve eylemlerinin etkili olmadığı Augustin'den itibaren birçok kilise tarafından ısrarla savunulmuştur. Bu anlayışın çeşitli Protestan akımlarca da savunulması dikkati çekmektedir. Buna paralel olarak yine Hıristiyanlığın ana gövdesi olarak kendisini ilan eden Katolik kilisesinin kişinin din tercihi ve dine bağlılık konusunda mutlak özgür olmadığı ve kilise kurumunun bu konuda insanla Tanrı arasında vazgeçilmez bir aracı olduğu anlayışı da İslam'la karşılaştırma açısından önemlidir.
Bu açıdan bakıldığında İslam, din değiştirme olayında insan özgürlüğüyle, insanın özgür iradesinin rolünü vurgulamasıyla diğer inanç sistemlerinden ayrılır. İslam kişi ile Allah arasında hiçbir aracı kabul etmez; insanın din tercihinde tamamıyla bağımsız olması gerektiğine ve sorumluluğun da kendisine ait olduğuna dikkati çeker. İnsanın özgür iradesini doğru yönde kullanabilmesi için ise insan Allah tarafından sürekli olarak uyarılır. Bu uyarı gerek bir çeşit doğal vahiy olarak değerlendirilebilecek olan akıl ve vicdan yoluyla, gerekse rasuller aracılığıyla insana iletilen ilahi kelam yoluyla yapılmaktadır.