OCAK-HAZİRAN 2017




Current Issue
Archives
Contact us: dergi@milelvenihal.org

Neo-oryantalizmin Müslüman İmajı

Prof. Dr. Şinasi Gündüz

Edward Said yayımladığı anıtsal eserinde (Orientalism Pantheon Books 1978), oryantalizmin emperyalistlerin amaç ve hedefleri doğrultusunda bir Doğu ve Doğulu imajı oluşturduğunu tartıştı. Bu imaj aklı, bilimi, ilerlemeyi ve uygarlığı temsil eden hegomonik Batı karşısında geriliğin ve gelişmemişliğin ifadesiydi. Salt entelektüel ve bilimsel amaçlar yerine sömürgeciliğin ve emperyalizmin keşif kolu gibi çalışan oryantalist zihniyetin İslam dünyasına ve İslama yönelik çalışmalarında Batı’nın bu dünyaya yönelik politikaları, öncelikleri ve İslam dünyasıyla ilişkileri belirleyici oldu. Kabaca 20. yüzyıla kadar süregelen klasik dönem oryantalizmin temel hedefi İngilizler, Fransızlar, Almanlar, Hollandalılar vb. Batılı emperyalist ve kolonyal halkların öncelikleri doğrultusunda bir taraftan sömürge alanlarının sosyal ve kültürel yönden incelenip analiz edilmesi bir taraftan da Batı merkezli bir Doğu ve Doğulu imajı üretmekti. Nitekim üretilen bu imaja göre Doğu; akıl yerine duyu ve duyguların, bilim yerine dogmatizmin, sorgulama ve eleştirel bakış yerine kaderciliğin ve tutuculuğun ve gelişme ve ilerleme yerine geleneğin ve gelenekçiliğin egemen olduğu bir dünyadır. Dolayısıyla Doğunun Batıya özgü bilimle, medeniyetle, akılla vb. değerlerle tanıştırılması gerekir ki kolonyal güçler tam da bunu yapmaktadır. Ürettiği bu imajla oryantalizm, bir taraftan hitap ettiği Batı halkları nezdinde Doğuya yönelik emperyalist ve kolonyal etkinlikleri meşrulaştırmaya çalışırken diğer taraftan sömürge bölgelerinde Doğulu olarak tanımladıkları halklara yönelik bir kimlik inşası kurgulamaktadırlar. Bu, tıpkı köle tüccarları tarafından ülkelerinden kaçırılıp Batılı egemenlerin çiftliklerinde köleleştirilen kişilerin köleliği özümsemeleri ve içlerine sindirmeleri amacıyla yürütülen faaliyetler gibi bir kimlik inşası faaliyetidir.

 

20. yüzyılın özellikle ikinci yarısıyla birlikte oryantalizmin yeni bir safhaya girdiği görülür. Bu safha Batı tarafından kendisi merkezli oluşturduğu güç dengesinin korunması ve kendisine gelebilecek potansiyel meydan okumaların engellenmesi ve tehdit unsurlarının bertaraf edilmesine yönelik bir önceliğin ön plana çıktığı bir dönemdir. Neo-oryantalizm olarak adlandırılan bu yeni dönemde (Kerboua, S., “From Orientalism to neo-Orientalism: Early and Contemporary Constructions of Islam and the Muslim World”, Intellectual Discourse, 24:1, 2016) Batıda özellikle ikinci dünya savaşı sonrası değişen güç dengeleri de dikkate alınarak şekillenen politikalar doğrultusunda Batılı çıkarlara dayalı statükonun korunması esas alınmıştır. Bu çerçevede Doğuyu oluşturan coğrafya ve halklar üzerinde, genel olarak Batılı güçler arasında “soğuk savaş” olarak adlandırılan çatışmanın sona erdiği tarihe (kabaca 1980’lere) kadar Doğunun bir tarafta Rusya’nın başını çektiği Sovyet bloku, diğer tarafta ise ABD’nin öncülük ettiği blok arasında bir paylaşılmışlık durumu söz konusuydu. Soğuk savaşın ABD öncülüğündeki blokun galibiyetiyle sona etmesiyle birlikte Batı içinde, Yahudi-Hıristiyan kültürel arka planına dayalı seküler Batı dünyası, kendi çıkarlarının korunması ve dünya genelindeki hegemonyasının devamı için düşman konseptinde İslam dünyasını ön plana çıkardı ve politikalarını bunun üzerine bina etmeye başladı. Samuel Huntington ve Bernard Lewis gibi sosyal bilimcilerin teorik bir zeminde ifade ettikleri bu politikada, Batıyı ve Batı medeniyetini tehdit eden en belirgin unsur Müslümanlar ve İslam medeniyet algısıydı; Batı ile Müslümanlar ya da Batılı ve modern olan Batı medeniyeti ile Batı olmadan kendi geleneksel değerleriyle ve kültürüyle modernleşmeye çalışan İslam medeniyeti arasında bir karşılaşma, hatta çatışma kaçınılmazdı. Dolayısıyla Batının bunu önleme, daha doğrusu kendi çıkarlarını tehdit eden bu tehdit unsuruyla karşılaşma konusunda gerekli önlemleri bir an önce alması bir zorunluluktu. Genelde Doğu’ya özelde ise İslam dünyasına yönelik bu entelektüel ve akademik bakış açısı, bazı sosyal bilimcilerin haklı olarak dikkat çektikleri gibi kabaca ikinci dünya savaşı sonrası oryantalizmin geldiği yeni safhayı göstermekteydi.

 

Neo-oryantalizm olarak adlandırılan bu safha, İslam’a ve Müslümanlara yönelik çatışmacı bir dili ve İslamofobik bir perspektifi ön plana çıkaran neo-konservatif çevrelerin duruşuyla örtüşen bir zihniyettir. Bu zihniyet, yalnızca geri kalmış ve bayağı değil aynı zamanda vahşi, şiddet yanlısı ve korkutucu olan bir tipoloji olarak “neo-oryantalist Müslüman imajı”nı üretmiştir. Neo-oryantalistler, Batı medeniyetine yönelik İslami düşünceyle ve Müslümanlarla ilgili bu tehditle yüzleşmek ve bunu önlemek amacıyla, İslamın, Müslüman kimliğinin ve Müslüman halkların Batı medeniyet algısı, değer yargıları ve çıkarları doğrultusunda yeniden inşasını ve yapılandırılmasını temel bir görev olarak değerlendirmektedirler.

Batı entelektüel ve akademik çevrelerinde tartışılan, islama ve İslam dünyasına yönelik bu çatışmacı, müdahaleci ve yeniden yapılandırmacı anlayış yalnızca teorik bir zeminde kalmamış, özellikle 11 Eylül 2001’de New York’taki ikiz kulelere yapılan saldırılar sonrası Ortadoğu coğrafyasında yoğunlaşan ve siyasal, ekonomik ve askeri yaptırım ve girişimlerle İslam dünyasının bir yeniden dizaynı teşebbüsüne dönüşmüştür. Bir dönem “yenidünya düzeni” olarak adlandırılan bu politika çerçevesinde Afganistan’dan Yemen’e, Irak ve Suriye’den Tunus ve Libya’ya kadar İslam dünyası yeniden Batı çıkar ve menfaatleri doğrultusunda yapılandırılmaya çalışılmıştır ki bugün etrafımızda cereyan bütün siyasal ve askeri olayları da bu bağlamda değerlendirmek gerekir. 

Neo-oryantalizmin İslam ve Müslümanlar üzerine yürüttüğü bu tartışmaların genelde din, sekülerizm, liberalizm, demokrasi, insan hakları ve özgürlükler gibi konularda özelde ise İslamla, İslam dünyasıyla ve Müslümanlarla ilgili her tür yorum, analiz ve perspektifte etkili olduğu dikkati çekmektedir. Öyle ki örneğin dünya genelinde Müslüman kimlikle ön plana çıkan kişi ve akımların şiddet ve terör eylemleriyle ilişkisinden hareketle İslam ve şiddet tartışması yapılmakta ve bir din olarak İslamın şiddete neden ve nasıl referans yapıldığı tartışılmaktadır. Batılılara göre Orta Asya’dan Afrika’ya İslam dünyası kanlı sınırlara sahiptir (S. Huntington, “The clash of civilization?”, Foreign Affairs, 72:3, Summer 1993) ve Müslümanların olduğu her yerde Batılı değerlerle Batı çıkar ve menfaatleri açısından sorun vardır. Bu sorun Batıya düşman, sekülerizm, demokrasi, liberalizm ve Batılı tarzda insan hakları karşıtı olan din yorumundan ve bu yorumu temsil eden kişilerden ve akımlardan kaynaklanmaktadır. Böylesi din yorumuna dayalı İslami anlayış ve temsilcileri mutlaka alt edilmesi gereken en tehlikeli düşmandır. Batı için tehdit oluşturan şiddet ve terör yanlısı bu düşmana karşı askeri, ekonomik, politik, psikolojik ve medyatik her yol kullanılmalı; dünya genelinde bu yönde kamuoyu oluşturulması için her fırsattan yararlanılmalıdır.