TEMMUZ-ARALIK 2016




Current Issue
Archives
Contact us: dergi@milelvenihal.org

Yalnızca Kutsal Metin Söylemi ve Seküler İktidarın Meşruiyeti

Prof. Dr. Şinasi GÜNDÜZ

Dini anlama ve yaşamakta referans ne olmalıdır; kutsal metnin yanı sıra dinin başka kaynağı ya da kaynakları var mıdır? Bu sorular, tarih boyu birçok dini gelenekte ciddi tartışmalara neden olmuş ve farklı din algılarının ve cemaatlerin çıkmasına yol açmıştır.

Hıristiyan dünyasında Martin Luther 16. yüzyıl başlarında, adeta bomba tesiri yapan meşhur 95 maddelik bir bildiri yayımladı. İman ve tövbe konusunda kişi ile Tanrı arasında herhangi bir otorite olmaması gerektiği, herkesin kutsal kitabı okuyup anlayabileceği, kilise merkezli günah bağışlama mekanizmasını ifade eden endüljans uygulamasının reddi ve rahip ve rahibelerin evlenebileceği gibi birçok tez içeren bu bildiri, tam anlamıyla bir manifestoydu.


Baştan sona kilise merkezli din anlayışını, kilisenin dini anlama ve ifade etme konusunda yüzyıllar boyu oluşturduğu tekelci tavrı sorgulayıp reddeden bir başkaldırı. Bir başka açıdan, kilisenin oluşturduğu iktidar alanını sorgulayan ve kilisenin sivil alanın düzenlenmesine yönelik otoritesine karşı çıkan bir duruş…

Aslında Luther’in bu çıkışı yeni de değildi. Zira sonraları “öncü reformistler” olarak adlandırılacak olan bazı Hıristiyan ilahiyatçılar, yaklaşık bir iki asır öncesinden itibaren kilisenin hegemonik anlayışını eleştiren ve dinde otorite konusunu tartışmaya açan benzeri görüşler serdetmekteydi. Bunlardan Jan Huss gibi isimler, bu görüşlerinin bedelini yaşamlarıyla ödemek durumunda kalmışlardı.

Luther ve benzeri reformistlerin din, otorite ve kurtuluş konusunda savundukları görüşlerin temelinde şu üç husus yatmaktaydı: Yalnızca iman (sola fide), yalnızca tanrısal inayet (sola gratia) ve yalnızca kutsal metin (sola scriptura). Buna göre kurtuluş; yalnızca imanla, Tanrı Oğlu İsa Mesih’e imanla mümkündü; Tanrı’ya iman ise asıl itibarıyla ilahi inayete yani tanrısal iradenin seçimine bağlıydı. Dini anlama ve yaşama konusunda tek yetkili merci ise kutsal metindi.

Tarih boyu kilise, halkın din anlayışını yönlendirme konusunda kutsal metnin önüne geçerek adeta yetki gaspı yapmış, kutsal metnin okunup anlaşılmasını engellemiş, halk ile kutsal metnin, dolayısıyla insanlarla tanrısal iradenin buluşmasını engellemişti. Dahası kendi iktidarını temin ve tahkim etmek için kutsal metnin öngördüğü öğretileri tahrif etmişti. Zira kilise, “iki kılıç doktrini” çerçevesinde dünyevi yönetimi seküler iktidarlara bırakan tanrısal iradeye karşı çıkarak dünyevi iktidar alanını da gasp etmişti. Kilisenin bütün bu yetki gaspı dinin tahrif edilmesiydi. Dinin doğru anlaşılması ve tanrısal iradeye uygun bir din algısının ve buna dayalı dini yaşamın tesisi için kutsal metnin ve yalnızca kutsal metin merkezli bir anlayışın esas alınması gerekiyordu.

Reformistler ve siyasal destek

Reformistler, özetle bu minval üzere olan görüşleri doğrultusunda kilisenin din anlayışına ve bu anlayış etrafında şekillenen geleneğe savaş açtılar. Dinde tek kaynak olan kutsal metni herkesin okuyup anlaması gerektiği düşüncesiyle kutsal metnin yerli dillere çevirisini yaptılar. Zamanın kilisesinin, Roma Kilisesinin iktidar yapılanmasını şiddetle eleştirdiler. Öyle ki özde karşı olmamakla birlikte kilisenin Haçlı Seferleri düzenlemiş olmasına bile karşı çıktılar. Zira onlara göre böylesi bir savaş çağrısı yapma yetkisi sadece sivil otoritenin hakkıdır ve kilise Haçlı Seferleri düzenleyerek yetkisini aşmış, sivil iktidar alanına tecavüz etmiştir.

Luther ve diğer reformistlerin bu duruşu, yalnızca dinin doğru anlaşılmasına yönelik bir çaba mıydı yoksa arka planında politik bir motivasyon da taşıyor muydu; bu çokça tartışılır bir husustur. Zira dönemin yalnızca dini değil aynı zamanda politik bir gücü olan ve Avrupa’daki birçok siyasal iktidar üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olan kilisenin bu gücünden birçok siyasal iktidarın rahatsız olduğu bilinmektedir. Yıkılan Batı Roma imparatorluğunun boşalttığı iktidar alanını MS 5. yüzyıldan itibaren dolduran ve yalnızca dini bir kurum olarak değil dünyevi bir iktidar olarak da tebarüz eden kilisenin bu durumu, diğer iktidarlarla açıktan ya da gizliden bir rekabet ortamı üretmiştir. İngiltere örneğinde olduğu gibi bazı siyasal iktidarlar, din kurumu da dâhil kendilerini Roma kilisesinin hegemonyasından kurtarmaya çalışmışlar ve yeri geldiğinde bunu kanla tesis etmekten de çekinmemişlerdir.

Bu nedenledir ki bomba tesiri yapan görüşleriyle Luther’i kiliseye karşı himaye edenler yaşadığı bölgelerdeki prensler/derebeyleri olmuştur. Luther ve kendisini himaye eden prensler arasındaki ilişkiler o kadar sıkıdır ki Luther’in reform düşüncelerinden etkilenerek ekonomik ve sosyal şartların iyileştirilmesi ve kendi rahiplerini kendilerinin seçmeleri gibi isteklerle örgütlenen ve reformistlerden Münzer’in başını çektiği hareket derebeyleri tarafından acımasızca bastırılırken, Luther derebeyleri safında yer almıştır. Hatta isyan eden köylülere karşı uygulanan şiddeti “köylülerin eşkıya ve cani çetelerine karşı” başlıklı yazısıyla meşrulaştırmıştır. Luther’e göre köylülere karşı şiddet meşrudur; zira onlar siyasal iktidara karşı çıkarak, kutsal metnin “herkes altında yaşadığı yönetime itaat etsin” ilkesine aykırı hareket etmişlerdir.

Luther ve reformistlerin Hıristiyan geleneğinde yalnızca kutsal metnin otoritesine vurgu yapan ve “iki kılıç doktrini” bağlamında siyasal alanın dünyevi/seküler iktidarlara bırakılmasını öngören anlayışları Hıristiyan Batı’da ilerleyen dönemlerde seküler toplum anlayışının da temellenmesini sağlamıştır. Zira buna göre kutsal metin, “Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya ve Sezar’ın hakkını Sezar’a” deyişiyle ya da “herkes altında yaşadığı yönetime itaat etsin, tüm yönetimler Tanrı tarafından tesis edilmiştir, yönetime karşı direnen Tanrı’nın düzenine karşı çıkmış olur” öğretisiyle dünyevi iktidarları meşrulaştırmaktadır. Bu durumda sosyal, siyasal, ekonomik alanı ifade eden dünyevi alanda mutlak yetki dünyevi otoritelere bırakılmalıdır. Hatta Luther gibi reformistlere göre, rahip atamak gibi din kurumunun sivil alanda düzenlenmesi bile siyasal iktidarın yetkisindedir.

Bu ve benzeri görüşleriyle Protestan reformu Batı dünyasında sekülerizmin ve bununla yakından irtibatlı olan kapitalizm, liberalizm ve demokrasinin temellenmesinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. İktidarı tanrısal ve sivil olmak üzere iki kategoriye ayıran ve sivil iktidara tanrısal bir meşruiyet zemini oluşturan anlayış, sivil iktidar alanının krala, derebeyine, sivil halka yani insanlara bırakıldığını vurgulamış ve bununla tanrısal egemenlik alanını gerçekte sadece metafizik alanla sınırlamıştır. 

Kaynak: www.haber10.com